FAHRETTIN 的个人资料ATATÜRK's space照片日志列表更多 工具 帮助

日志


19 Mayıs Atatürk' ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı' mız kutlu olsun.

 

Alıntı

19 Mayıs Atatürk' ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı' mız kutlu olsun.

Millî Mücadelenin Atatürk tarafından dile gelen hikâyesinin ilk cümlesi, "1919 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım" ile başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919 Millî Mücadelenin fiilen başladığı tarihtir. 19 Mayıs bir başlangıçtır; fikir ve karar sahibi Atatürk'ün hedefine varan yolda ilk adımdır. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, "Mustafa Kemal'in yeni hayatı, yeni âlemi, onun, 1919 Mayısının 19'uncu günü Samsun kıyısında Anadolu karasına ayak basmasıyla başlar, yani onun zuhurunun, hem kendi kaderine, hem milletimizin tarihine, hem çağımızın akışına, çeşitli yönlerden yön ve şekil veren safhası o gün, orada ve Mustafa Kemal'in Samsun kıyısına ayak basmasıyla başlamıştır."

Egemenlik(Hakimiyet); egemen olma, hakimlik, üstünlük, amirlik manalarına gelir ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılır. Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır. İç hukukta en üstün kudreti, uluslar arası hukukta da bağımsız bir gücü ifade eder.

Millî Egemenlik ise; bir milletin kendi kaderine hakim olarak, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibarıyla demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade eder.

Millî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konulmasını sağlar ve iktidarın, kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder. Millî Egemenlik anlayışında millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı, onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir ve egemenlik bu kolektif kişiliğe aittir.

Millî Egemenlik, millet iradesini hakim kılması münasebetiyle demokrasinin temel şartıdır. Bu sebeple, bütün demokratik rejimlerde en üstün kuvvet ve devlet yönetimi konusunda belirleyici unsur olarak, devlete yön verirken, aynı zamanda devlet fonksiyonlarının oluşmasını da sağlar.

Millî Egemenlik, insanlık tarihinde başlı başına kuvvet kaynağı olan ve kuvvet doğuran fikirlerden birisi olarak, devletlerin yapısını değiştirebilecek ve tarihin akışını etkileyebilecek kadar etkilidir. Dolayısıyla, insanlık tarihi açısından büyük önemi sahiptir.

Atatürk'e göre Millî Egemenlik, devlet ve milletin mukadderatında amil ve hakim unsur olması gereken bir değerdir. Çünkü Millî Egemenlik, adaletin, eşitliğin, hürriyetin dayanağı ve milletin namusu, haysiyeti, şerefidir. Bu sebeple Atatürk, Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirmeye çalışmıştır. Bundan amaç ise; siyasî, sosyal ve ekonomik yönden, yabancı etkilerden uzak, millî iradeden oluşmuş bir toplumun meydana gelmesini sağlamaktır.

Atatürk,"Millî Hakimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar" ifadesiyle, Millî Egemenlik ilkesinin gücünü ortaya koyarak, devlet hayatındaki önemini vurgulamıştır.

Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk'ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının sonucudur. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, Millî Egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Atatürk, Samsun'a ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, dinî ve batılı fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu'da tek idare, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek Millî Egemenlik ilkesini uygulamaya çalışmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin genel anlamda ilk defa Atatürk'ün önderliğinde girişilen Millî Mücadele yıllarında uygulandığını söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken,Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur.

O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta; "... Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Millî Hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur." 

Atatürk'ün Samsun'a varır varmaz, müfettişliğin kendisine yüklediği vazifeleri yerine getirmek amacıyla hazırladığı 22 Mayıs 1919 tarihli rapor; Ordu müfettişinin birçok noktalarda, talimatın sınırını da aşarak, bütün memleket kaderi ile ciddi bir şekilde uğraştığını göstermektedir. Hazırladığı bu ilk raporunda Atatürk, Samsun bölgesindeki asayişsizliğin sebebinin Rumlardan kaynaklandığını, Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü olmadığını, Yunanlıların İzmir'i işgale haklarının bulunmadığını ve en önemlisi, milletin, millî egemenlik esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul ettiğini ve bunu gerçekleştirmeye çalışacağını belirtmiştir. Dolayısıyla Atatürk, milletin birlik ve beraberliği ile Millî Egemenlik ilkesini Millî Mücadelenin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretini vermiştir. Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden bu rapor, Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, gerçekte, bir ihtilâl programından farksızdır.

Atatürk, Samsun'un İngiliz işgalinde ve kıyıda bulunması ve civarındaki Rum çetelerinin faaliyetlerinden ötürü karargâhının içerde daha emin bir yere naklini gerekli görmüş ve 25 Mayıs 1919'da Havza'ya hareket etmiştir. Atatürk için artık tarihî görev başlamış bulunuyordu. Bundan sonra Osmanlı Devleti bir süre adeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Atatürk her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükümeti gibi halkı sükunete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle haberleşen,Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.

Nitekim, 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün memlekete, askerî ve mülkî amirlere, Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği bir tamimle İzmir'in işgalini protesto için yurdun her tarafında mitingler yapılmasını, halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve bunu köylere kadar yaymalarını istedi. Bunun üzerine memleketin her köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak mitingler yapıldı. İstanbul'da altı miting, Anadolu'nun çeşitli şehir ve kasabalarında toplam 96 miting tertip edildi. 

İstanbul mitinglerine ve Atatürk'ün Havza'daki faaliyetlerine ilk tepki işgal makamlarının onu İstanbul'a geri çağırmaları olmuştur. Atatürk, o güne kadar"Ordu Müfettişi" sıfatı ile bütün kişisel ağırlığını koyarak hareket etmişti. Şimdi bu sıfatın tehlikeye düştüğünü görüyordu. Bu nedenle başlattığı eylemi kişisel olmaktan çıkarıp halka mal etmekte acele etmek gerekiyordu. Harbiye Nezaretine oyalayıcı bir cevap vererek 12 Haziran 1919'da Amasya'ya gitti. Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Bey(Bele) ve Rauf Bey'in (Orbay) katkılarıyla 14 Haziran 1919'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde, Mustafa Kemal tarafından önceden hazırlanmış metnin üzerindeki çalışmalar tamamlanarak Millî Mücadele tarihimize Amasya Tamimi olarak geçen ilk önemli belge kabul edildi. Tamim, Konya'da bulunan 2.Ordu Müfettişi Cemal Paşa (Küçük, ya da Mersinli Cemal Paşa)ile Erzurum'da 15.Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın da onaylamasından sonra 21/22 Haziran 1919'da tüm ilgililere duyuruldu.

Amasya Tamimi'nde dikkati çeken noktalar özellikle şunlardır. "Yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir" denilmekle, tehlike çanı çalmakta, alarm işareti verilmektedir. Tamimin ikinci maddesi birinciyi tamamlamakta İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konularak, bu durumun milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır. Tamimde yer alan önemli bir hüküm de, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolasıdır. Millî Egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke, daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk İnkılâbının bir temel dayanağı olacaktır. Tamim, bölgesel değil, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.

Amasya Tamimi, Millî Egemenliğe dayalı yeni bir Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Türk milletine bu çağrının gerekçesini ve uygulanacak plânı açıklamaktadır. Artık yüzyıllardır Türk milletinin kaderine hükmetmiş olan Padişah iradesine karşı ayaklanma başlamıştır. Nitekim Tamimle birlikte İstanbul'a gönderilen mektuplarda, artık İstanbul'un Anadolu'ya egemen değil, bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Ordunun Amasya'da alınan kararların uygulanması ile görevlendirilmesi artık ordunun da ihtilâlin içinde yer aldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tamim, millet gerçeğine dayanarak alt üst olan düzenin yerine yeni bir düzeni öngörmektedir. "İstiklâl", bu yeni düzenin parolası, millî iradeye dayanan"Millî Hakimiyet" ilkesi de gücüdür.

Amasya Tamimi'nin bir diğer önemi de, Türk Milliyetçiliği akımının, inkılâbın bir temel prensibi olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Milliyetçilik Amasya Tamimi'nden itibaren millî mücadelenin esası, özü, temel yapısı olmuş, milleti harekete getiren, ona millî şuur ve vicdanının sesini duyuran, politik tutumun hedeflerini gösteren prensip olmuştur.

Kısaca, Amasya Tamimi,Türk İnkılâp Tarihinde, hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından özel bir değer ifade eder.
Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamını taşıyan Millî Egemenlik ilkesinin, Millî Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan birisi olduğu, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenerek, halkın istek ve düşüncelerinin belirlenmeye çalışılmasından da açıkça anlaşılıyordu. Zaten sadece bu kongrelerin toplanması bile, millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdı. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti.

Bu çerçevede, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresinde alınan kararlar arasında; "Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastır" ibaresinin bulunması, bütün bu çalışmaların Türkiye'de Millî Egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı açıktır. Yine 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; "İstiklâlimizin temini için Kuva-yı Milliyeyi âmil ve Millî İradeyi hakim kılmak esastır" denilerek,Erzurum Kongresinde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk'ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu çerçevede, Atatürk'ün Sivas'ta çıkarttığı gazetenin adının İrade-i Milliye ve Ankara'da çıkarttığı gazetenin adının da, Hakimiyet-i Milliye olması tesadüf değildir.

Türkiye'de Millî Egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Son Osmanlı Mebusan Meclisinde 28 Ocak 1920'de kabul edilen Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile her şeyden önce millî ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırları çizilmekle birlikte Türkler, tam bağımsızlık şuuruna erişmişler ve millet olarak asgari haklarını istemişlerdir. Bu Misak (Ant), Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programını, millî hudutlarımızı daha geniş ve belirli kılarak tam bir hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtmuştur.

Misak-ı Millî'nin kabulünden sonra İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ederek,Son Osmanlı Mebusan Meclisini de dağıtmışlardır. İstanbul'un işgaliyle birlikte Osmanlı Devleti'nin tamamen etkisiz kaldığını ve milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının artık mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı düşüncesiyle ve Millî Egemenlik ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla, 19 Mart 1920'de bütün valilere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, Ankara'da "olağanüstü yetkilere sahip" yeni bir meclisin toplanmasını istedi.Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul'dan Ankara'ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis 23 Nisan 1920'de Ankara'da açıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkânına kavuşmuştur. Bunda da en büyük pay, hiç şüphesiz Atatürk'e aittir.
Atatürk, T.B.M.M.'ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece T.B.M.M.'ne vermiştir. O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.

Atatürk,Meclisin,Millî Egemenlik ilkesi gereği, milletin kaderine nasıl hakim olması gerektiğini de, yine mecliste yaptığı bir konuşmada şu sözlerle ifade etmiştir;"Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hakimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Ali'de temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Alinizdir;Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir." (24)

19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla başlayan Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini gerçekleştirme çalışmaları, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla fiilen gerçekleşmiş ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesinin 20Ocak 1921'de kabul edilen ilk Anayasada yer almasıyla da hukukî anlamda güvence altına alınmıştır. Böylece Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleşme evreleri de tamamlanmıştır.
************************************************************************************************************************************
 
Sevgili spaces.live dostlarım,
Bugun ile ilgili hazirladigim video klip, Turkiye' nin
guclu video klip sitesi TrTube' da site ekibince beğenilerek
ana sayfada yayinlanmistir.
 
Kurtulus Mucadelemizi gelecek nesillere aktarma cabamiza
destek verdikleri icin TrTube Ekibine sonsuz tesekkurler.
 
19 Mayıs 1919 - 19 Mayıs 2008
Türk' ün Kurtuluş Mücadelisinin başlamasının 89. yılı anısına
Eklenme: 2 saat önce
Gönderen: baba35

TrTube ana sayfa ve TrTube ekinin begeni maili.
img204/6610/trtube1yu8.jpg  

--
¶baba€®€gliay35™
 

   

Konuşulan konu 23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız kutlu olsun

 

Alıntı

23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız kutlu olsun
            
23 Nisan 1920 - 23 Nisan 2008.
img87/5656/23nisanjj5.gif
 
23 Nisan
Kişisel Egemenlikten Milli Egemenliğe (*)
   Milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Atatürk'ün devlet anlayışının temellerini oluşturan üçüncü ana ilke, milli egemenliktir. Milli egemenlik, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak tanımladığımız egemenliğin, millete ait olduğunu ifade eder.
Bu anlamda milli egemenlik, kişi veya zümre egemenliği ile, yani monarşik veya oligarşik yönetim biçimleriyle kesinlikle bağdaşamaz. Tıpkı tam bağımsızlık ilkesi gibi milli egemenlik de, Atatürk'ün Milli Mücadele'nin ilk günlerinden beri açıkça ortaya koyduğu, ısrarla vurguladığı bir temel ilkedir. Daha Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ülke bütünlüğünün ve milli bağımsızlığımızın korunması için, "kuvayı milliyeyi amil ve iradei milliyeyi hakim (milli güçleri etken ve milli iradeyi egemen) kılmak" esasının kesin olduğu belirtilmiştir. Atatürk, Ankara'ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920) şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede bu konuda şunları söylemiştir:

   "Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar olmazsa, bir millet kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz... Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Milli egemenlik..."

   Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi'nde padişahlık kurumuna ilke olarak taraftar çok sayıda milletvekilinin bulunduğu bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade etmiştir: "Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve teşri (yasama) salahiyeti milletin yagane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclis'nde tecelli ve temerküz eder (belirir ve toplanır)."
Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı, o an için adının konulması sakıncalı görülmüş bile olsa, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin gerçekte milli egemenliğe dayanan bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki anayasalarımızdan da temelini oluşturmuştur.

   Atatürk, Milli Mücadele'nin başlangıcından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta milli egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla milli egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak milli egemenliğe dayanan sistemdir. Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili Büyük Millet Meclisi görüşmeleri sırasında söylediği şu sözler, bunun en güzel ifadesidir:

   "Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde tecrübe eyleyen Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini aldı. Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce mecliste temsil etti. İşte o meclis, yüce Meclisi'nizdir.

   Atatürk'e göre monarşik sistemlerde, "tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farzederlerdi. Bir de tacidarların etrafını alan menfaatçiler vardı. Onlar da padişahların zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve padişahın bu zihniyetini, bu arzusunu gökten inen bir emir, bir Kur'an emri gibi herkese telkin ederlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli telkinler karşısında hakikaten bir gün bütün halk, bu arzu ve iradelerin yapılması lazım gelen ve kayıtsız şartsız gerekli, gökten inmiş iradeler gibi olduğuna inanırlardı. Böyle idare ve egemenlikten vazgeçmeye rıza gösteren bir milletin akibeti elbette felakettir, elbette musibettir". Atatürk'ün sözleriyle "yeni Türk devleti, bir halk devletidir. Müessesat-ı maziye ise, bir şahıs devleti idi, eşhasın devleti idi". Bu şahıs devleti, Türk toplumunun tabii gelişme sürecini tıkamış, onun gelişme potansiyelini engellemiş ve toplumu çöküntünün eşiğine getirmişti. Ülkenin kurtarılması ve toplumun tabii sürecinde ilerleyebilmesi, "eşhas devleti"nin yerini "halkın devleti"ne bırakmasına bağlıydı. Gene aynı yönde olarak Atatürk, 16 Ocak 1923'te İstanbul basın temsilcilerine şunları söylemiştir:

   Hadiseler ve tarihi tecrübelerimiz bize, milleti koyun sürüsü halinde keyfin, arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin elde edilişine sürüklemekle mahvına yol açar mahiyete dönüşen idare tarzlarının artık memleketimizde tatbik yeri kalmadığını göstermiştir. Millet, egemenliğini değil, egemenliğin bir zerresini dahi başkasına bırakmanın sebep olabileceği felaketin, yok olmanın, hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir".

Atatürk'e göre milli egemenlik, sadece padişahlığın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır. "Türkiye devletinde ve türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar yoktur, diktatör yoktur. Tacidar yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz... Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır". Atatürk, milli egemenliği yeni devlet düzenimizin temeli olarak görür. Toplum ve devlet hayatının temel değerleri, ancak milli egemenlik ilkesi altında gerçekleşebilir: "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Dolaysıyla hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir". Ve nihayet, milli egemenlik, çağımızın önüne geçilmez, karşı konulmaz bir akımdır: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar".

   Atatürk'ün milli egemenlik ilkesine sadece düşünceleriyle değil, derin kişisel duygularıyla da ne kadar bağlı olduğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı başında yaptığı şu konuşmada gözlemlenmektedir: "Valdem bu toprağın altında, fakat milli egemenlik ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur... Valdemin mezarı önünde ve Allah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve belirttiği egemenliğin muhafaza ve müdafaası için icabederse valdemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun".

(*) Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN
 
 
 
                                                                    Tıklayınız
   
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Tarihçesi (*)
   İstanbul'un işgalinden üç gün sonra, Atatürk ünlü 19 Mart 1920 tarihli bildiriyi yayımladı. Bildiride,"olağanüstü yetkiler taşıyan bir Meclisin Ankara'da toplanacağı, Meclis'e katılacak üyelerin nasıl seçilecekleri, seçilerin en geç onbeş gün içinde yapılması gereği, kesin ve kararlı ifadelerle yer alıyordu. Ayrıca, dağılan Meclis-i Mebusan'ın üyeleri de Ankara'daki Meclis'e katılabileceklerdi.
   Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş temelleri Ankara'daki bu ilk tarihi binada atıldı. Birinci Meclis Binası, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın yönetim yeri olarak pek çok tartışma ve millî kararlara sahne oldu: Bu yapı bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak, ilk yılların anılarını sergiliyor. İllerde seçilen temsilciler ve Meclis-i Mebusan'ın
bir kısım üyeleri Ankara'ya geldiler.
   Ankara'nın o günkü şartları içinde Meclis'in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı. Hazırlıklar tamamlanınca, Atatürk 21 Nisan'da yayınladığı ikinci bir bildiri ile, Meclis'in
23 Nisan günü toplanacağını ve açılış töreninin nasıl yapılacağını duyurdu.
   23 Nisan 1920 Cuma sabahı erken saatlerde, Ankara'da bulunan herkes Meclis Binası çevresinde toplandı. Halk, kendi kaderine sahip çıkmanın coşkusu içindeydi. Hacı Bayram Camii'nde kılınan öğle namazından sonra, Meclis binası girişinde
gözleri yaşartan muhteşem bir tören yapıldı. Saat 13.45'de, Ankara'ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı.
   Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne çıktı ve aşağıdaki konuşmayı yaparak Meclis'in ilk toplantısını açtı.
   "Burada Bulunan Saygıdeğer İnsanlar,
İstanbul'un geçici kaydiyle yabancı kuvvetler tarafından işgal olunduğu ve bütün temelleri ile halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepimizce bilinmektedir. Bu duruma baş eğmek, milletimizin, teklif olunan yabancı köleliğini kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri hür ve başına buyruk yaşamış olan milletimiz, kölelik durumunu son derece ve kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlıyarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmiştir. Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah'ın yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek, Büyük Millet Meclisi'ni açıyorum."
   Bu açış konuşmasında, millî egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da "Büyük Millet Meclisi" olarak konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra Atatürk'ün tüm konuşmalarında yer aldığı şekliyle ve ilk kez 8 Şubat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak, "Türkiye Büyük Millet Meclisi" (TBMM) adı kalıcılık kazandı.
   TBMM, 24 Nisan 1920 günü yaptığı ikinci toplantısında Mustafa Kemal Paşa'yı (Atatürk), başkanlığa seçti. Mustafa Kemal Paşa, kendi öncülüğünde kurulan TBMM'nin başkanlığını Cumhurbaşkanı seçildiği gün olan 29 Ekim 1923 tarihine kadar sürdürdü. TBMM, açılışından iki gün sonra, sadece yasama değil, yürütme gücüne de sahip olacak hukukî ve siyasî yapısını düzenleme çalışmalarına başladı.
Bu düzenlemeler, TBMM'nin tam bir güçler birliği ilkesini benimsediğini göstermişti.
   2 Mayıs 1920'de Bakanlar Kurulunun seçilmesi hakkındaki yasa çıkarıldı.
11 Bakandan oluşan "Meclis Hükümeti", 5 Mayıs'da TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında ilk toplantısını yaptı. TBMM'nin açılışı ile birlikte, millî egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti doğmuş oluyordu. Birinci TBMM'nin iki temel hedefi, kesin zaferi kazanmak ve yeni devletin otoritesini güçlendirmek, kalıcılığını gerçekleştirmekti. Öncelikle, ülke topraklarının yabancı işgalinden kurtarılması gerekiyordu.
   3 Aralık 1920'de Ermenistan Cumhuriyeti ile imzalanan Gümrü Barış Andlaşması, TBMM'nin yaptığı ilk uluslararası andlaşmaydı. Böylece Doğu cephesi kapandı.
16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Andlaşması ile Rusya, yeni Türk Devletini ve Misak-ı Millî ilkelerini tanıdı. 6-11 Ocak 1921'de Birinci İnönü, 23-31 Mart 1921'de İkinci İnönü ve 13 Eylül 1921'de Sakarya Zaferleri sonucunda,
20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Andlaşması ile Fransızlar savaştan çekildi.
Aynı yılın sonunda İtalyanlar da TBMM hükümetiyle işbirliğine giriştiler.
1922 yılında, Yunanistan ve İngiltere dışında, TBMM, tüm ülkelerle iyi ilişkiler içindeydi,TBMM Orduları, 26 Ağustos 1922'de Büyük Zaferi kazandılar.
9 Eylül'de İzmir kurtarıldı.
   18 Eylül'de ise Anadolu'da hiçbir yabancı askerî güç kalmamıştı. Yeni Türk Devleti'nin bu başarıları karşısında İngiltere de dahil olmak üzere İtilaf Devletleri ile 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi imzalandı. Doğu Trakya kurtuldu. İtilaf Devletleri, 27 Ekim'de Lozan'da barış görüşmelerinin yapılmasını kararlaştırdılar. Uzun süren görüşmeler sonunda 24 Temmuz 1923'de imzalanan Lozan Barış Andlaşması 24 Ağustos 1923'de TBMM'de onaylandı. Yeni Türk Devleti, askerî, siyasî ve ekonomik özgürlüğüne kavuştu.
 
(*) TBMM Web Sitesi'nden alınmıştır.

Atatürk' ün soyağacı

 
img381/984/atakimlikjr8.jpg
 

ATATÜRK’ÜN SOY KÜTÜĞÜ

 

ATATÜRK’ÜN KENDİSİNİ TANIMLAMASI:

(1)”Benim hayatta yegane fahrim (onurum), servetim, Türklükten başka bir şey değildir.”
“Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

(Bozkurt, Mahmut Esat; Yakınlarından Hatıralar, Sel Yayınları, İst., 1955, s.95)

(2) Bir İngiliz’in “siz hangi asil ailedensiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Anasının ve babasının asilliğiyle iftihar eden Teodoz, İtalya Yarımadasına inmek isteyen Türk Atilla’ya barış görüşmesinden önce sormuş: ‘Siz hangi asil ailedensiniz?’ Atilla’da ona cevap vermiş: ‘Ben asil bir milletin evladıyım!’ işte benim cevabımda size budur!”

(Egeli, Münir Hayri; Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, İst., 1959, s.15)

(3)” Türk, Türk olduğu için asildir… çoğumuz, büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz.”

(Ünaydın, Ruşen Eşref; Atatürk Tarih ve Dil Kurumları (Hatıralar), TDK. Yayını. Ank., 1954, s.549)

(4)“… Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım (dır)”  (Egeli, Münir Hayri, s.699


(5)
“Millî mevcudiyetimize düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı…’Türk’üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!’ diyelim”
( Faik Reşit Unat’ın “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” Türk Dili Dergisi, Sayı 146, 1963 makalesinden aktaran Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ank., 1984, s.171-173)

(6)” Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır…”
(
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II. derleyen Nimet Unan, Türk İnk. Tarihi Ens.yayını, Ank.,1959,s.143)

(7) Zübeyde Hanım’ın soyu Yörük’tür. Fatih döneminde Karamanoğlu Beyliği’nin yıkılmasından sonra (1466), Balkanlar’da fethedilen yerlerin Türkleştirilmesi için göç ettirilen ailelerdendir. Konya bölgesinden geldikleri için bunlar, “Konyarlar” ismi ile resmi kayıtlara geçmiş ve böyle anılmıştır.

Aile, Vodina sancağının Sarıgöl nahiyesine yerleştirilir. Zübeyde’nin babası Sofi-zade Seyfullah Ağa, Selanik yakınlarındaki Lankaza’ya göçer ve bir çiftlik sahibi olur. Ve Zübeyde Hanım 1857′de burada doğar. Annesi, babasının üçüncü eşi Ayşe Hanım’dır.

(Güler, Ali; Atatürk Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Ank.1999, s.40-46 - Göksel, Burhan; Atatürk’ün Soykütüğü Üzerine Bir Çalışma, Kültür Bak. Yay., Ank.1994, s.7)

(8) M. Kemal’in kız kardeşi Makbule Hanım (1885-1956):
“Annemden sık sık şunları dinlemişimdir. Bizim esas soyumuz Yörük’tür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz” diyor ve atalarından bazılarının da sonradan tekrar Konya’ya geri döndüğünü de şöyle açıklıyor: “Dedem Feyzullah Efendi’nin büyük amcası Konya’ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş, orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak.”

 (Güler, Ali; Atatürk Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Ank.1999, s.46)

(9) Makbule Hanım Yörüklük için şunları söylüyor:
“…Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk’e “Yörük nedir?” diye sordum. Ağabeyim de bana ‘Yürüyen Türkler’ dedi.”

(Şapolyo, Enver Behnan, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, İst.,1958, s.33,23- aktaran Güler, Ali s.45)


(10)Yörük ile Türkmen eş anlamlıdır. Atatürk, soyunu açıklarken bunu da vurgular:
“…. Benim atalarım Anadolu’dan Rumeli’ye gelmiş Yörük Türkmenler’dendir.”

(E.B.Şapolyo, a.g.e.den aktaran Güler, Ali a.g.e. s.27, 28)

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün   Babası Ali Rıza Efendi (1841-1888).

Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik’te doğdu. Söke’den Selanik’e yerleşmiş Türkmenlerden “Kırmızı Hafız” lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu. Selanik’te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. Memurluğu sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.

1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı. Zübeyde Hanım’dan beş çocuğu oldu. Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı. Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi. Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü.

Atatürk ve Ailesi

Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik’te doğdu. Orta Anadolu’dan göç ederek, Selanik’in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Selanik’te Gümrük Muhafaza Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu. Fatma ve Ömer’i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine giderdi. Bu sırada, Atatürk’ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey’le evlendi. Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.

Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik’ten göç etti ve İstanbul’a gelerek Beşiktaş-Akaretler’de bir eve yerleşti. Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya gelen Zübeyde Hanım, 1919′da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara’da Devlet Başkanı olarak gördü. 14 Ocak 1923′te tedavi amacıyla gittiği İzmir’de 66 yaşında vefat etti.

Kızkardeşi Makbule Atadan

Mustafa Kemal Atatürk’ün kız kardeşi olan Makbule Atadan, 1887 yılında Selanik’te doğdu. Balkan Savaşlarından sonra, annesi Zübeyde Hanım’la birlikte Selanik’ten ayrılarak İstanbul’a yerleşti. Cumhuriyet’in ilanından sonra ağabeyinin isteği üzerine, annesiyle birlikte Ankara’ya geldi. Bir süre Atatürk’ün yanında kalan Makbule Atadan, daha sonra Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için yaptırılan Çamlı Köşke yerleşti.

1930′da Atatürk’ün isteğiyle Fethi Okyar’ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasına giren Makbule Hanım birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi ve 1935′de milletvekili Mecdi Boysan ile evlendi. Makbule Atadan’ın ağabeyi Atatürk ile ilgili anıları “Büyük Kardeşim Atatürk (1952)” ve “Ağabeyim Mustafa Kemal (1952)” adlarıyla yayımlandı. 1956 yılında 69 yaşında öldü.

img384/6830/ataam8.jpg

Çanakkale Zaferinin özü.

 

Alıntı

Çanakkale Zaferinin özü.
 
1914 yilinda baslayip 1918 de sona eren,
1. dunya savasinin icinde yer alan ve
19 subat 1915 de baslayan Gelibolu Savaslarinin
ilk donum noktasidir 18 mart 1915.
 
İngilizin, Fransizin İstanbul' u ele gecirmek ve
Osmanli Devletini sonra erdirme hayallerinin
denizden saldirisidir.
 
sekizbucuk ay surecek, fakat deniz harekatinin basladigi
18 mart 1915 gunu yedibucuk saatte sonucu belli olan
bir saldirinin baslangicidir, bugun.
 
inanilmayacak yokluklar icinde,
Turk' un inanilmaz karsi koyusudur isgal kuvvetlerine.
 
253 bin sehidimizin -yalnizca Canakkale Savaslarinda- 
vatan mudafaasinin baslangicidir bugun.
 
( benin babam, 17 yasinda katildigi bu mudaafada gazi mertebesine erismistir.
ne mutlu bana, böyle bir mirasa sahip olduğum için.)
 
tüm sehitlerimizin ruhuna bir Fatihayı esirgemeyiniz.
 
 
      
 
                                               
                     27. Alay' dan Ali Demirel' in         
                    27 yıl önce (96 yaşındayken)        
                        kaleme alınan anılarını              
               buradan okuyunuz.   
 
 
 

"Nöbetteyiz Türkiye" imza kampanyası.

 

Alıntı

"Nöbetteyiz Türkiye" imza kampanyası.

NÖBETTEYİZ TÜRKİYE

"Cumhuriyet Kazanımlarına Sahip Çıkmak" Adına Düzenlenmiş Bir İmza Kampanyasıdır.
Bu Kampanyada hedeflenen mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaşarak,
Yetkili Makam ve Kişilere Biz Buradayız mesajını vermektir.

Herkesi Bu ve Diğer İmza Kampanyaları ile ,
Bu Amaçla Yapılan Her Türlü Çalışmaya Katılımcı Olmaya Davet Ediyoruz.


Hedefimiz ; 81 İL'de MİLYONLARCA İMZA.
Amacımız ; Türkiye Cumhuriyeti Kazanımlarımıza Sahip Çıkabilmektir.

Geleceğimizi Yaratmada Gösterdiğiniz Duyarlılık Adına,
Sonsuz Teşekkür Ediyor Saygılarımı Sunuyorum.

Muhlis ALTUNCUOĞLU


Nöbetteyiz Türkiye

nobetteyiz@gmail.com
altuncuoglu@superonline.com
maltuncuoglu@gmail.com

aas1959@gmail.com
gulgun61@gmail.com
nevzat@studioalkim.com

BAKINIZ

*****************************************************

NÖBETTEYİZ TÜRKİYE

Ben,
" Yurtta Barış Dünyada Barış Diyen "
Atatürk ve Silah Arkadaşlarının Kurmuş Olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin Vatandaşıyım.
Bu Cumhuriyet Bana Atalarımızdan Miras, Çocuklarımızın ise Emaneti'dir.

Vatanımızı Vatan Yapan Değerlerimiz Vardır…
Bütünlük ve Bölünmezlik Çok Önemli Değerimizdir.
Bunu Simgeleyen Bayrağımız Namusumuz ve Şerefimizdir.
Laik'lik, Cumhuriyetimizin Olmazsa Olmazıdır.

Ülkemizin Bağımsızlığı ve Bütünlüğünü Sarsacak, Bir "Türban Zorlaması" Yapılmaktadır.
Başörtüsü Benim Ülkemin Bir Geleneği, Türban ise Siyasi Bir Simgedir.
Üniversitelerde Çene Altı Bağlama Şekli Olarak Alınmak İstenen Karar Bir Aldatmacadır.


Siyasetçilerin Bugün Çoğunluk Bizde Anlayışı ile Türban Dayatması,
Vatanımızın Bütünlüğünü Sarsmakta ve Toplumu Gererek Kutuplaştırmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Bir Hukuk Devleti'dir.
Hukuk Devleti Kanunlarına Kayıtsız Şartsız Herkes Uymakla Zorunludur.
Siyasetçilerimizin Oy Uğruna Hukuku Çiğnemelerine ve Çiğnetmelerine İzin Veremeyiz!...


Biz Düşünce Okuyamayız!
Kişilerin Eylem ve Söylemlerine Bakarak, O Kişiler Hakkında Bir Fikre Sahip Olabiliriz.

Son Bir Hafta İçinde İktidar Partisi Milletvekilleri ile Bazı Partililerin ve Bürokratların,
Sadece Üniversitelerde Değil, Türban'ın Heryerde Serbest Olmasını Talep Eden Açıklamaları ,
Bizlerin Cumhuriyetin Kazanımlarına Olan Hassasiyetimizi Daha da Artırmaktadır.

Bu Ülkede Beş Yıl Öncesine Kadar Hergün Sözde Hak Arama Adı Altında,
Asayişi ve Düzeni Bozmaya Yönelik " Türban Eylemi " Yapıldı.
Bizler Bugün Bile Sokaklara Dökülmeyip,
Asayişi ve Düzeni Bozmamak Adına Heryerde Eylem Yapmıyorsak,
Sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin Hukuk Devleti Yapısına Olan İnancımızdandır.


Bu Mektup Herkesi ,
Türkiye Cumhuriyeti Değerlerine Sahip Çıkmaya Davet Etmektedir.

Bu Ülke Hepimizindir.
Bu Ülkede Yaşayan Herkesin Kişisel Hak ve Özgürlükleri Vardır.
Bu Hak ve Özgürlükler Hiçbir Zaman Türkiye Cumhuriyetimizin Kurallarının Önüne Geçemez.

Bu Görüş ve Düşünceler Doğrultusunda Gereğinin Yapılmasını, Saygılarımla Arz Ederim.


TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI

İMZA KAMPANYASINA KATILMAK İÇİN TIKLAYINIZ.

Konuşulan konu iyice azıttılar, yazıklar olsun.

 

Alıntı

iyice azıttılar, yazıklar olsun.
Atatürk büstünü kaideden söküp Türk bayrağını indirdiler


DHA


KOCAELİ'nin Körfez İlçesi, Hereke Beldesi'nde, Nuh Çimento Vatan İlköğretim Okulu'nda bir grup öğrenci, Atatürk büstünü kaidesinden sökerek Türk bayrağını direkten indirdi. Meydana gelen olayla ilgili soruşturma başlatan jandarma ekipleri, 8 öğrenciyi gözaltına aldı.

Yukarı Hereke Beldesi'nde Nuh Çimento Vatan İlkögretim Okulu bahçesinde bulunan Atatürk büstü kaidesinden sökülüp Türk bayrağı direkten aşağıya indirildi. Okul Müdürü ve öğretmenlerin sabah okula geldiklerinde olayı fark etmeleri üzerine Körfez Jandarma Komutanlığı'na haber verdi.

Okula gelen jandarma ekipleri yaptıkları araştırmada mermer kaidesinden sökülen Atatürk büstünü, yaklaşık 300 metre uzaklıktaki dere kenarında bırakılmış buldu.

Olayla ilgili soruşturma başlatan jandarma ekipleri, yaşları 14 ile 17 arasında olan 8 öğrenciyi gözaltına aldı. Ayrıca jandarma ekipleri, olayı öğrencilere yaptıranları da bulmak için çevrede geniş çaplı bir araştırma da başlattı.


*********************************************************************
iyice azittilar, yaziklar olsun...
 
bu vatanın topragindan yediler, suyundan ictiler.
bagimsizligin simgesi bu altinda ozgurce yasadilar.
 
devletin olanaklari ile okudular,
ama; cahillikten kurtulamadilar.
 
yaziklar olsun...
aynı zamanda bu milletin hakki da haram olsun.
 
--
¶baba€®€gliay35™

Konuşulan konu 80 yıl önce dedim ki; Ey Türk gençliği!

 

Alıntı

80 yıl önce dedim ki; Ey Türk gençliği!
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini,
ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek,
dahili ve harici, bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen,
vazifeye atılmak için,
içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar,
bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş,
bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve
memleketin her köşesi
bilfiil işgal edilmiş olabilir.
 
Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere,
memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar
gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen,
Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur
 
  

Emanet

Türk Gençliğine Bıraktığım Emanet

        Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emniyet eden insanlardan meydana gelmiş bir kitleye medeni bir millet gözüyle bakılabilir mi? Milletimizin hakiki mahiyetini yanlış mânâda gösterebilen ve yıllarca göstermiş olan bu gibi unsur ve müesseseler Yeni Türkiye Devleti'nde, Türk Cumhuriyeti'nde devam ettirilmeli miydi? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına en büyük ve telâfisiz hata olmaz mıydı? İşte biz,  Takrir-i Sükûn Kanunu'nun yürürlükte olmasından faydalandık ise, bu tarihi hatayı yeniden işlememek için, milletimizin mutaasıp ve ortaçağa has zihniyette olmadığını ispat etmek için faydalandık.  

            Milletimizin sosyal, ekonomik, kısaca bütün medenî iş ve münasebetlerinde hayırlı neticeler veren yeni kanunlarımız da… Kadın hak ve hürriyetlerini sağlayan ve aile hayatını sağlamlaştıran Medenî Kanun da bu bahsettiğimiz dönemde çıkarılmıştır. Görülüyor ki biz, her vasıtadan yalnız ve ancak bir görüşle faydalanırız. O görüş şudur: Türk milletini medenî dünyada lâyık olduğu mevkie yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha çok güçlendirmek…

             1919 yılının 19 Mayıs'ından 1927 yılına kadarki olayları ve yaşantımı belgelere dayanarak bütün açıklığı ile 15-20 Ekim 1927'de Meclis'te yapılan Cumhuriyet Halk Partisi'nin ikinci kurultayında altı gün boyunca okudum. Bu nutuk benim ve milletimin ölüm kalım savaşının hikâyesidir.  

            Sizi günlerce yoran uzun ve teferruatlı nutkum, en nihayet mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve yarın ki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları gösterebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım. Bu nutkumla, milli varlığı sona ermiş sanılan büyük bir milletin bağımsızlığını nasıl kazandığını ve ilim ve tekniğin en son prensiplerine dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım. Bugün ulaştığımız netice, yüzyıllardan beri çekilen milli felâketlerin yarattığı uyanıklığın sonucu ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi           

Türk Gençliğine Emanet Ediyorum!

Mustafa Kemal ATATÜRK
 
 

 
  
 
 
--
¶baba€®€gliay35™
http://feregliay.spaces.live.com/

millet uyarmistir, baska uyariya gerek yoktur!...

"koyun kurt ile gezerdi, fikir baska baska olmasa" - ASIK VEYSEL
 
canim asigim, gercekten oyledir koyun kurt ile gezemez,ama; baska baska fikirlerin nasil tek yumruk oldugunu gozlerimle gordum.
baska baska fikirlerin de bulustuklari bir ortak fikrin oldugunu gordum, tandogan da caglayan da.
 
sagcisi solcusu sunnisi alevisi chp lisi mhp lisi dyp lisi anap lisi daha nicelisi tek bayrak altinda idi.
bayragin altinda bulusturan ortak fikir de cumhuriyete sahip cikmakdi.
 
milyonlarca sehit verilerek elde edilen cumhuriyeti korumak, cumhuriyetin getirdigi "hakimiyet milletindir" gorevini yerine getirmek icin tek bayrak altinda bulustular.
 
kurumlar vardir; cumhuriyetin islevini idame ettirirler, kurumlar vardir; cumhuriyetin koruyuculugunu yaparlar,
millet vardir, bunlar da; idame ettirenleri ve koruyuculari denetlerler, gerektiginde ikaz ederler.
zira; millet demokrasinin cumhuriyetin sahibidir, kurumlar ise vekilleridir.
vekalet her an geri alinabilir.

aman vekiller, demokrasiyi incitmeden cumhuriyetimizi yuceltin. millet ne yapmaniz gerektigini sizlere

 
  baska uyariya gerek yoktur.

--
¶baba€®€gliay35™
http://feregliay.spaces.live.com/

bizler bugun dogduk, 23 nisan ulusal egemenlik bayramimiz kutlu olsun.

ulusal egemenliğin tüm dünyaya ilanının ilk adımlarının atıldığı,
hakimiyetin millete ait olduğunun duyurulduğu,
osmanlıdan türkiye cumhuriyetine gidişinin başladığı,
kulun, kula kulluğunun sona erdirildiği
bugünün (23 nisan 1920) coşkusunun farklı olması gerekir.
bizler bugün doğduk, kutlu olsun çocuklar.



........
 
img243/3879/23nisanst7.jpg

--
¶baba€®€gliay35™
http://babaeregliay.spaces.live.com/

NEDEN BABA ? (Okumak icin lutfen zaman yaratiniz)

[KISSADAN HİSSE ]
NEDEN BABA ?
Zeynephoca  ( Zeynep ORUNCAK )
Yazinin sonundaki soruya cevap vermek durumunda kaldiginizda gercekten olmek istemiyecekmisiniz?

************************* 

"Neden Baba?"

Cocuklariniz yarin boyle mi yasasin?..

Yil 2020,kizim 18,ben 47 yasindayim...

"Baba bizim bayragimizda sizin zamaninizda Ay-yildiz varmis neden simdi hac isareti ve anlamini bilmedigim renkler var?
2 arkadas okulda tavan arasinda eski bir atlas bulmustuk, o atlasta gorduk daha once Edirne'den Kars'a kadar Turkiye topragi imis, simdi neden o haritanin 1/5'ine Turkiye diyoruz?

Eskiden her mahallede 1–2 cami varken, simdi neden her ilde bir cami var, dedem bahsetmisti daha once ezan denen bir sey varmis, gunde 5 defa camilerden okunurmus simdi bu can sesleri ne baba?

Filistinlilerin zamaninda topraklarini parca parca satarak Israil'in kurulmasina sebep olduklarini hic mi bir yerde okumadiniz
da, topraklari mizi sattirip simdi bu ufacik alana bizi hapsettiniz. Siz atalarinizdan boyle mi aldiniz bu topraklari, emaneti boyle mi korudunuz. Gunden gune topraklarimiz satilirken siz uyuyor muydunuz baba?

Baba kucukken herkesin beni Aybuke diye cagirdigini hatirlar gibiyim simdi neden bana Angel diyorlar, beni kulagima Angel ismini ezanla sen mi soyledin?

Bizim evin onunden tanklarla gecen Amerikan askerleri kim baba? Hergun bize hakaret ederek ve sizi her gordukleri yerde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanimini daha farkli ogretiler sanki

Elime gecen gun bir kitapgecti baba, senin gencliginden kalan. Biz Ankara'ya tasinmazdan once memleketimizin ismi Gaziantep'mis ve 6317 sehit vererek "Gazi" lik unvanini kazanmis. Neden simdi oraya kurdistan diyorlar baba. Baba hani
sizlere kurtlerle Turkler kardestir demisler, peki kardeslerim neden bizi oldurup ulkemizde ayri devlet kurdular.

Baba o kitapta Ataturk diye birinden de bahsetmisti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermis, ben simdi bile ne kastettigini anlayabiliyorken, sizin gencliginiz bu kadar mi cahildi de o uyarilari dikkate almadiniz.

Simdiki kurdistan topraginda yer alan Suleymaniye'de askerimizin basina cuval gecirmisler ve sen o donemde genctin, hic mi kanin donmadi baba. Neden hesap sormadiniz bunlari gormezden gelen yoneticilerinize?

O az once bahsettigim Ataturk size bir hitabe yazmis ve sizi hain yoneticilere ve usaklara karsi uyarmis ve hitabenin sonunda da "Muhtac oldugun kudret damarlarindaki asil kanda mevcuttur." demis. Baba kaniniz o kadar bozuk mu ki
ulkemizi bu hale getirenlerin yakasina yapismadiniz.

Baba Turkiyeli ne demek, biz Turk cocugu degil miyiz, soyumuz belli degil mi bizim, o kitapta okumustum "Ne mutlu Turkum diyene" yaziyordu. Peki, baba ben neden mutlu degilim. Turkum demek sucsa ve kotu bir seyse siz eskiden neden soylerdiniz.

Baba biz Kurtulus Savasi denen bir sey yasamisiz, kitaba gore dunyanin gordugu en sanli savasmis ve o savasta 4 milyon sehit vermisiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgececektiniz de neden o kadar sehit verdiniz.

Hic mi kitap okumadiniz, hic mi sizi uyaran olmadi, hic mi goremediniz ulkemizin peskes cekildigini, eger farkinda olduysaniz ve duygusuzca evinizde oturduysaniz sizin o hainlerden ne farkiniz kaldi. Allah'in huzuruna hangi yuzle cikacaksiniz baba. "Vatan sevgisi imandandir" diye bir hadis varken hadi diyelim ki Turklugunuzden vazgectiniz bari Islam'in emrine uysaydiniz.

Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir Istiklal Marsimiz varmis, o marsi yalnizca koru korune ezberlediniz mi? Atalarimiz sizi her firsatta uyarmis, demis ki "Ey Turk titre ve kendine don."Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yi da kaybettikten sonra mi? Bundan 13 yil once titremediyseniz eger artik hic bir sey titretemez sizi.

Baba sen son bagimsiz olan Turkiye Cumhuriyetini gordun."Ya devlet basa,ya kuzgun lese" diyebilecek bir Hasan Tahsin,bir Sehit Sahin,bir Sutcu Imam yok muydu aranizda?Yaziklar olsun baba sizin gencliginize!

Bu gunleri gorecegime hic dogmasaydim baba. Turklugunuzden utanmadiniz hic olmazsa insanliginizdan utansaydiniz baba. Bu vatan goz gore gore altinizdan kayarken hic olmazsa SEREFINIZLE OLEMEDINIZ MI?"

Alıntı kaynağı:
 
Not: Bu metindeki Turkce karakterler www.TurkceKarakter.com sitesinde en yakin karsiliklarina cevrilmistir.

--
¶baba€®€gliay35™
http://feregliay.spaces.live.com/

Bu bayrak kırmızı, rengi şehit kanıdır hep kırmızı kalacak. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar, laik

 

Bu bayrak kırmızı, rengi şehit kanıdır hep kırmızı kalacak. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar, laik
Image Hosted by ImageShack.us
 
                
Bu bayrak kırmızı, rengi şehit kanıdır hep kırmızı kalacak.
Türkiye  Cumhuriyeti   sonsuza  kadar,   laik   yaşayacak.
 
 14 Nisan 2007 Laik Cumhuriyet' in Bekçileri
img294/6857/14nisan2007ih5.jpg

     
 
 

--
¶baba€®€gliay35™
http://babaeregliay.spaces.live.com/

Cumhurbaşkanı Yemini

 

Cumhurbaskani Yemini
fazla soze gerek var mi?

 
******************************************************************************************************** 

img248/2830/susmati3.jpg .
*********************************************************************************************************
 
 


--
¶baba€®€gliay35™
http://babaeregliay.spaces.live.com/

AVRUPA’YA RÖNESANS GEREK..

AVRUPA’YA RÖNESANS GEREK..

 

Suay Karaman           Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

 

6 Mart 2007 günü,  Türkiye’den yaklaşık 170 çılgın Türk ile diğer ülkelerden yaklaşık 130 çılgın Türk, İşçi Partisi Genel Başkanı sayın Doğu Perinçek’e, yargılandığı dava nedeniyle destek vermek için Lozan’da buluşmuşlardı. Aydınlanmış Avrupa, “Ermeni soykırımı yoktur, bu emperyalist bir yalandır” diyen Doğu Perinçek’i cezalandırırken, TCK’nin 301. maddesinin kaldırılarak Türklüğü aşağılayanların bağışlanmasını isteyerek, iki yüzlülüğünü gözler önüne sermiştir.

 

Lozan’a onlarca Rusça ve Ermenice belge götürerek, Batılı emperyalistlerin yalanlarını yüzlerine vurmak isteyen Perinçek, mahkeme yerine, tiyatroya gittiğinden habersizdi. Bu belgelerde Ermenistan devlet adamlarının ve komutanlarının yazdıkları raporlar, aralarındaki yazışmalar; bir Ermeni soykırımı olmadığını, savaş içinde karşılıklı kırımların yaşandığı kanıtlamaktadır. Daha önemlisi Ermeni devlet adamları ve tarihçileri, bu savaşta Ermeni örgütlerinin emperyalist devletlere alet olduklarını ve Türkiye’nin vatan savunması yaptığını saptamışlardır.

Doğu Perinçek, bütün siyasî partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin üstlenmesi gereken bir davayı tek başına götürmekte ve Türkiye adına büyük bir mücadele yürütmektedir. Bu mücadeleler Türkiye adına büyük yarar sağlayacaktır ve bu çabalar sayesinde bu yalan son bulacaktır.  Bu dava ne Perinçek’in, ne İşçi Partisi’nin, ne Talat Paşa Komitesi’nin davasıdır. Bu dava, bütün Türk Ulusunun davasıdır. Bu nedenle Tüm Öğretim Üyeleri Derneği olarak, Lozan’da sayın Perinçek’e destek amacıyla bulunduk ve İsviçre  mahkemelerinin durumunu yerinde görerek,  medeni batı için bir kez daha hayal kırıklığına uğradık. Mahkemeyle ilgili bazı gözlemlerimizi şöyle özetlemek mümkündür:

Mahkeme salonuna davalı Perinçek'in avukatları alınmadı, mahkeme sabahtan akşama kadar on bir saat sürdü, kısa bir  yemek molası dışında içeri giriş çıkışlar yasaklandı, su veya  tuvalet gereksinimi için dışarı çıkanlar bir daha içeri alınmadılar, davaya isteyen İsviçre Ermenileri müdahil olarak katıldılar ama davalı tarafın katılımına ciddi kısıtlama getirildi, müdahil tarafın avukatları ve şahitleri Fransızca konuşunca,  tercüme yapılmadığı için davalıların yanıt vermeleri engellendi, müdahil tarafın avukatlarının ve şahitlerinin uzun uzun konuşmalarına karşılık,  davacı tarafının sözleri sık sık kesilerek konuşturulmamıştır, davayı izlemek için içeri alınmayan çılgın Türkler on bir saat dışarıda soğukta bekletilmiş ve bir oturma  salonu bile açılmamıştır. Genel izlenim odur ki, Lozan’daki bu mahkeme tarafsız ve adil bir mahkeme değildir; birçok usul hatası yapılmıştır.

Lozan’daki yargılama sürecinde ortaya çıkan bu olumsuzlukların sonucunda, mahkeme, sayın Perinçek'i toplam olarak 90 gün hapis cezası karşılığında 28.873  İsviçre Frangı para cezasına çarptırmıştır. Bu para cezası içindeki 1.000 İsviçre Frangı’nın sembolik olarak İsviçre’deki Ermeni cemaatine ödenecek olmasını, aydınlık batının emperyalizme sığınması olarak düşünmek gerekmektedir. Bu sembolik ceza ile, Ermenilere karşı yapılan sözde soykırım için özür dilenmesi gündeme getirilmek istenmiştir.  Bu davanın asıl kaybeden tarafı İsviçre olmuştur. Gerçek yargılama ve adil kararlar ile sonuçlanacak bir mahkeme sürecinde, İsviçre kendisini temize çıkartarak, “Ermeni Soykırımını İnkar Yasası” gibi saçma bir yasayı da kaldırıp atarak, ifade özgürlüğü ve demokrasi konusunda başarılı bir savaşım verecekti. Emperyalist planlar sonucunda İsviçre kendisini karanlığa gömmek için elinden geleni yapmıştır. Avrupa’ya yeni bir Rönesans gerekmektedir.

 

Tüm dünyaya Ermeni tezlerinin gerçek dışı olduğunu anlatmak gerekmektedir. Bunun için tarihçilere, siyasetçilere, herkese büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Bu dava ile emperyalizm, Türk ulusundan bir kez daha darbe yemiştir. Türkiye’nin emperyalizme 1922’de olduğu gibi, gene geçit vermeyeceğini anlamıştır. Bu davanın asıl hedefi Kemalist Devrim’dir, asıl konusu ise, Mustafa Kemal’in bize ve bütün ezilen uluslara gösterdiği hedeflerdir.

 

Atatürk’ün tam bağımsız, laik ve demokratik cumhuriyeti, ABD ve AB emperyalist saldırıları karşısında güç birliği yaparak başarıya ulaşacaktır..

 

 

Cumhuriyet, 27 Mart 2007.

sozun bittigi yerde, haydi goreve...

 

sozun bittigi yerde, haydi goreve...
Eger bunlari icinize sindirerek okuyup bu satira kadar geldiyseniz,
siz de sehit ailelerine sahip cikmada bir gonullu oldunuz demektir
Haydi goreve serefli Turk Evladi.
Asagidaki derneklerden yardim alabilirsiniz.

img384/5812/sehitlerim18xo9.jpg

 
 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
¶baba€®€gliay™
http://babaeregliay.spaces.live.com/

yaşayan son iki gazimiz - gazeteci yazar Bülent TÜRKER belgeseli

Bülent Türker ve Zeki Ekici tarafından hazırlanan,
"Yaşayan son iki gazimiz" belgeseli.
  
Yaşayan son iki kurtuluş savaşı gazimizi belgeleyip,
-anıların yeni nesillere kalıcı olarak aktarılması yolunda- 
bu vatana yaptığı hizmetten dolayı Sn. Bülent TÜRKER'i 
kutluyorum ve şahsım adına teşekkür ediyorum.
 
Ve acı bir haberi sizlerle paylaştığım için üzülüyorum.
VEYSEL DEDEMİZ bugün (25.03.2007) Hakkın Rahmetine kavuştu.
 
Veysel Dedemizi ölümsüzleştirerek belgeleyen
Sn. Bülent TÜRKER' den Allah razı olsun.
 
VEYSEL DEDEMİZİN ruhu şad, mekanı cennet olsun.
  
  
Çanakkale gönüllüsü Bülent TÜRKER' den
"Çanakkale Savaşında Yaşanmış Gerçek Hikayeler" kitabı. 
img135/7061/kitapeu4.jpg 
Benden bir anı;
benim -rahmetli- babam da (1898-1954) Çanakkale Gazisi idi.
17 yaşındayken Çanakkale' de vatan müdaafasında yer almış.
ben 7 yaşındayken vefat etti.
anlatılanlardan hatırımda kalan tek şey;
"müthiş bir yokluk ve kıtlık, savaşta ölen atların etlerinin çiğ olarak askerler tarafından tüketildiği " oldu. eti pişirecek zamanları dahi olmamış. ve kırmızı eti eve kesinlikle sokmazdı.